13 Ağustos 2017 Pazar

KAFAM Bİ DÜNYA

Ulan varya kelimelerle kusmak istiyorum, herşeye takığım arkadaş mesela bu herşey ayrımı yazılacak birleşik mi yazılacak mevzusu yıllardır geriyor beni sanane lan SA-NA-Ne ister ayrı yazarım ister birleşik ben birleşik taraftarıyım böyle daha güzel daha sempatik hah ne diyordum takığım diyordum.  Şu yazı kelimeler özgürlük yemin ediyorum kalıpsız hoş kalıplı olanları da varda onlar beni ilgilendirmiyor. Ha bu arada söyleyeyim benden cici çırak modeli beklerseniz avucunuzu yalayın şimdilik böyle iyi günlük yaşantımda hep o moddayım zaten oysa ki bilmiyorlar benim özüm kaba... ya usta o kadar sıkıldım ki prosedür gereği ev ziyaretlerinden, Bebek görmelerinden, ayıp olur gezmelerinden, el alem ne der dırdırlarından....
Ruhu kemirdiler ya üç sene de ezik oldum resmen ezik acaba şu söylersem kırılırlar mı bu hafta sonu da girmezsek k.. ziyaretlerine darılırlar mı!!! Yav işin tirajikomik kısmı neresi biliyor Musun usta bunları düşünmek bile kötü yüz kızartıcıymış gibi düşünüp tekrar kahırlanman, kendi kendinle saçma saçma ön muhasebe yapmalar hoş bende ön arka sağ sol yukarı aşağa hep bunlarla doldu...
ya öyle bi çelişki ki sonunda kendimi el alemleri öldüren seri katil olmuşken buluyorum. Yav aklıma kafkanın dönüşü mü geldi o nasıl bi dönüşüm dü öyle yemin ediyorum miğdem bulandı ...
Saat 1:1 var ben hala namaz kılmadım ne namazı olacak usta yatsı namazı 😬😬😬 bizim herif  bilgisayarda takıldı takıldı ben yatıyorum dedi ve tuvalete gidip sonra da yattı bu kadar işte adamların hayatı bu kadar... çay bardakları, tezgahın üstünde ki bulaşıklar ayşe şifanın dağıttı devasa oda beni bekliyor. Hayat be bacım öyle işte ben bi huzura çıkayım en iyisi bizi orası paklar usta...
Not; kelime hatalarımı , işaret neyim hatalarımı görmezden gelin. Rahatlamak için yazıyorum. Benim için burası hatasıyla sevabıyla güzel sizde öyle 😍😍

BİR HEVES

teee 2013 açılmış bu blogger ve 2013 kalmışız. Sene 2017 artık öğrenci değil evliyim ve Ayşe şifa adında bir kızım var :)  tekrar yeniden neden olmasın dedim Google brogger yazdım ve çırağı gördüm oha dedim hala duruyor ve ben hala bir çırağım:) yazmayı unutmuşum az kalsın yaşamayı da unutuyordum😬 Öyle afilli cümlelerim Yok benim tıpkı afilli olmayan hayatım gibi... her şey boka sarmaya başladı sanki...
Bilgisayardan veya tabletten değil uyduruk bi cep telefonundan yazıyorum bunları sanki yazdıkça da güzelleşiyor gibiyim bak saçlarımda ki beyazlar siyahlaşmaya başladı Doğum sonrası aldığım kilolarım erimeye, yüzüme bi kan mı geldi ne yada birazdan tekrar eski ben olabilirim.
Hey sen okuyucu sahiden mutlumusun şu boktan hayatta yaşamaktan...
Yoksa sende benim gibi yaşıyormuş gibi yapanlardan mısın???
Yeniliklere ihtiyaç var değil mi ??? İnstegramda Facebook'ta ne kadar çok yeni var ... en güzel tatil yapan yeniler, hayatı deli gibi yaşan yeniler çılgın yeniler yemin ederim kendimi ezik gibi hissediyorum onların yanında adam bi din yaşıyor instegramda oha diyorum sanırsın sahabi, yada bi anne görüyorum o my gat ( yazımı hoş görün İngilizce bilmiyorum) ne mükemmel o nasıl bir kusursuzluktur öyle çocuğuyla bir etkinlikleri var dibin düşer yemin ederim, benim neden öyle annem Yok diye ağlarsın. Aman işte bisimkisi ölmeyi beklemek haydi hayırlı ölümler Şerefine... o ses ayşe şifanın sesimiydi canım sevdiğim 😍😍😍
Pişt çırak sen niye yaşıyorsun lan dediğini duyar gibiyim
Kızım için dostum.. o bana en güzelden emanet ve o emanete iyi bakmak istiyorum. Keşkesiz değil keşklerinin yerine iyikileri koymak istiyorum belki süper anne olamam ama onun kahramanı olmak istiyorum.. annelik beni duygudaşa bağladı hakkını helal et... iki dk kedi gibi oldum ya la 😅😅😅

4 Kasım 2013 Pazartesi

"Nasıl bi'şey?"



Yazı konusu önerisini düşündüğümde ne kadar gereği var bilmiyorum ama hiç bir şekilde kurgulamadığım bu yazıma kendimi biraz anlatarak başlamak istiyorum. Konu için başın üstündeki örtüye indirgememek adına "başörtüsü" demek istemezdim fakat, "islami tesettür" tanımıyla da meseleyi anlatamayacak gibiyim. Anladınız siz onu.

Başörtüsü hikayem esasında ilkokul 4 'e dayanıyor. Hatırlıyorum, bir gün bir kaç kız oturmuş büyük meseleler konuşurken ben: "Bu Allah'ın emri ulan! Ben yarın kapanıp geliyorum" minvalinde bir çıkış yapmıştım. Üç arkadaşım da benle gaza gelmiş, ben gece annemin ne yapacağını bilemeyen haline pek anlam veremesem de, ertesi günü başörtülerimizle gitmiştik okula. İlk ders öğretmen beni ciddi bir yüz ifadesiyle çağırıp "bugünlük hadi böyle olsun ama artık böyle gelmeyin sakın, arkadaşlarına da söyle bunu" demişti.Bir günlük tesettür hayatım böylelikle sona ermişti. Şimdi düşünüyorum da başörtüsü yasağından payımı arkadaşlarım arasında ilk önce ben almışım. Garip..

Ortaokulda,dindar bir idari kadronun olduğu özel okulumda, sıkı denetimler yüzünden, kah baş açtırmalar, kah başörtülüleri pencereye dahi yaklaştırmamalar, beden derslerinde hep gittiğimiz halı sahaya bu kızları götürmemeler şeklinde muameleler oluyordu. .Yazın köye gitmiştik, orda anadolu usulü bağlamıştım yemeni vs. ama çok da sevmiştim, dönüşte kapanmış olmayı çok istiyordum. Fakat onların gördüğü gibi "ikinci sınıf insan muamelesi" görmek istemiyordum. Çok kararsız kalmış, fakat ailemin de desteğiyle askıya almıştım bu meseleyi.

Sanırım aktif kapanma çabalarım burada sona eriyor.

Arkadaşlığın en kutsal değer taşıdığı yaşlara denk gelen lise hayatım. Herkesi anlıyor ve seviyordum. Günümüzde sağ-sol tanımlarını sadece din bazında kullandığımız için daha iyi anlaşılacaktır: düşünce ve fikirlerin henüz somutlaşma evresinde olduğu o yıllarda bile sağ-sol tarafların birbirine uzak olduğu yıllar. İki cephenin ortasında, herkesleydim. Hatta dönüp baktığımda bir parça daha sola yakın. Bu evrede, yani yanımda herkesin rahatça konuşabildiği bu zamanda, aslında birbirlerini "hiç tanımamalarından" kaynaklanan garip söylem ve durumlar dolayısıyle bir çok izlenimim olmuştur.

Ne diyordum,

Büyümeye çalışmak. Büyümeye çalışırken her gün olmasa da zaman zaman tuttuğum günlüklerde "bu gece kapanmayı şiddetle istediğim bilmem kaçıncı gece" tariflerine rastlarsınız. Sonrasında her dönüp okuduğumda her biri için "keşke o zaman kapansaydım " dediğim istek cümleleri.

Üniversite 3'ün yazı. Namazlarımı düzene sokmam hasebiyle yanımda etek, başörtü bazen uzun kollu şeyler taşırkenki "ne zorum var acaba?" isyanım kapanma olayımı harekete geçirdi. 4-4 lük bir tesettür olmasa da en azından namazlar kolaylaşır, yarın huzura çıkıp "ben bir adım attım" diyebilirdim.

Ve yılların kendini gerçekleştiremeyen "bilmem kaçıncı geceler"i nihayet muvaffakiyete eriyordu. Gecenin iki buçuğunda kapanmayı şiddetle istedim ve başardım. Çok şükür.

Bu değişimden sonra neler mi oldu? Uzun süredir yapmaya çalıştığım ama başaramadığım bir şeyi sonunda başarmanın verdiği zafer sarhoşluğu, inanamamazlık. Taşan bir mutluluk.

Ve tabii ki, yeni giyim tarzına alışma süreci, hangi kumaşın, nasıl bağlanacağı krizleri. 20 yıl başörtü kullanmamaya alışmış bir kafa, beceremeyen eller. Ama yine de o büyük yardımın hissedilen somutluğu.

Bu başarımdan dolayı taşan mutluluğumu sevinç içinde avuçlarıma doldurup sağcısı-solcusu-ortası her düşünceden olan sevdiklerime kocaman bir gülümsemeyle koştum ve sundum alel acele. Bazılarından (benim için bunun bir başarı olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen) sırf görüntüsünü ya da bir şeylerin simgesi olarak düşündükleri için sevmedikleri "türban" yüzünden bozuk tepkiler almamla biraz ayaklarım yere bastı. Bu zamana kadar bana söylenmemiş bazı söylemlerden olsa gerek bazılarının içine işlemiş "üstten bakma" tavırlarıyla tanışıp şoklar geçirdim. Gerçekten çok ilginçtir, bu ele gelen bencilliği kişiden ayırıp kendisine gösteremiyorsun ve bu insanı çok sinirlendiriyor.

Kafasında şekilcilik süzgeci olanlara süzgeçlerinden geçemeyenlerin kendisiyle "aslında" eşit olduğunu anlatmak çok güç.

Daha neler anladım? Açık olsaydım çok daha iyi anlaşacağıma emin olduğum kimselerle tanıştım. Kime göre neye göre olduğu belli olmayan o "tarafsız" görüntümle hiç bir önyargıya- gereksiz mesafeye maruz kalmazken tesettürlü halimle maruz kaldım. Önyargıya bağlı olsa gerek yeni tanıştıklarımda "benden çekinmeler" gördüğümde gerçekten afalladım."Daha dün sizin gibiydim olum, korkmayın lan" diyesim geldi bazı zamanlar.

Eskiden giyimim üzerine moda geyikleri hariç atıp tutmalar kulağıma hiç gelmezken, şimdi giyimimle alakalı kadın-erkek (özellikle de erkek?) sağ-sol vs farketmeksizin, herkesin kendinde bu konuda söz hakkı bulduğunu farkettim. Ve özellikle herkesin bu konuda çok dolu olduğunu.

Hayatıma yeni bir soru girdi: "Kapalı çalıştırıyorlar mıymış?" Bu soruyla başörtülü çalıştırmayan şekilci zihniyetleri neden meşru görmek zorunda bırakıldığımı sorguladım.

Türban lafına , "bone takarsan türban, iğnelemezsen türban değil başörtüsü, önden saçın gözükürse olur, gözükmezse siyasi simge yani türban olur" gibi rezil geyiklerle örnek kapatma modellerinin bile program- haberlere çıkarıldığı zamanlardan beri, o hastalıklı zihniyeti çağrıştırdığı için ayar olurdum. İşte ben "kabul edilen görünümdeyken" bana karşı bu lafı pek kullanma gereği duymazlarmış ki, kapandıktan sonra çok duyar, çok tepki verir oldum.

Ama yine de mutlu oldum lan.

 Fakat şu var: tesettürlü olmayışımla tesettürlü oluşum arasındaki o ince çizgiyi öncesinde ve sonrasında diye ayırabiliyor olmam benim suçum değil. Bende "şeklimden" başka değişen bir şey olmadı. Ama sizlerin şekilci zihniyetlerinizde her şey çok çabuk değişiyor. Lütfen biraz sakin olun.






2 Nisan 2013 Salı

ÂVAM

Düşünce iskelesine demir atmış vaziyetteyim. Konum beklentiler, daha kendimden beklentilerim nedir bilmiyorken beklenti üzerine yazı yazmam bekleniyor.  Ne büyük bir çelişki ama…

Mesela diyerek çıkmalıyım muhayyile gemisine… MESELA bir siyahinin beklentisi ne olabilir!  koyuluğunu kapatacak pudramı yada yaratıcının ona biçtiği rolün rengine boyun eğip mutlu olması mı? Bir bankın önünde öbekleşmiş çekirdek kabukları ne bekler hayattan birilerinin ona saygı duyup usulca yanından geçmesini mi yada birinin; öbeği, sabahın yalnız vaktinde incitmeden ve sessizce taşların üzerinden süpürmesini mi?  Ya sen hayat bizden beklentin ne utanmadan anlat hadi korkma biz sıkılmayız dinlerken… metropol mü seni delirten veya düşünmek kelimesinden bi haber Allah’ın eşref-i mahluk olduğunu söylediği biz insanlar mı?  Sözcüklerin bile bir beklentisi olabilir mesela… Hakkını eda etmek gibi…Karamsarlığa yuvarladım  benliğimi, beklentiyi yazarken beklentilerimde boğuldum ne çok şey bekliyormuşum kendimden.  Bölük pörçük oldum... toplamak vakti gelsin artık…  pörçüklerim bölük , bölüklerim tüm olsun… yalnız  Ona cc olsun... Yazdıklarımı yaşarım hep ve  yaşarken yazarım.  Geriye dönüp okudukça  bir şeyler  beklerim…  Beklemek  muttaki ve elbet Ondan cc olursa edepli… beklenti nahoş beklemek  hoş ve elbet Ondan cc olursa… Haydi vakit yola koyulma vaktidir beklemenin sahicisine, yalnız dikkat edilmeli azizim!  Yolunda, beklentileri elinde bekleyenler olacaktır  illaki ,  devam et  yokuş çık biraz sonra soluklan vicdan durağında  beklentilere  en iyi merhemdir  çünkü …Nefes aldığını hissedersin neden niçin ve ne kadar  beklediğini  sorarsın ona oda cevap verir en salih duygularıyla : ne kadar az beklenti içinde olursan o kadar  bingolar  çıkar karşına, haa  sakın ha sakın ne kadar az beklenti o kadar bingo diye düşünme  vicdanın bilir işini azizim bırak ona her şeyini,  rahat rahat  koyul yoluna…Tekrar sorular takılacak kafana çelişkiler de peşinden.  Az önce rahat rahat dedim ya bozulacak o rahatlık  çünkü burada her şey  bilmece.. yol yokuş, beklentiler ayyuka çıkmış oysa ne yol bizim nede yolda yürüyen ayak … Kızgınsın değil mi muhayyileme? Çözümsüz oluşuma, derman bulamayışıma !  Bir garip avamdan ne beklersin ki … Ben kağıda dökerim keşmekeşlerimi, yalnız Allah’tan beklerim  yalnız Ondan cc  dilerim elhamdülillah….




1 Nisan 2013 Pazartesi

Anafor


Gariptir…

Birisini tanıyıp çok sevdiğinde “onu neden daha önce tanımamışım” diye hayıflanırsın, bir filmi izleyip çok beğendiğinde“neden daha önce bilmiyordum bunu” dersin. O anki mutluluğu yetiremezsin de daha önceden başlasaydı bu mutluluk, daha uzun sürseydi diye düşünürsün. Şöyle ki: acaba görmediğimizi bilmediğimiz ama tanışınca çok seveceğimiz neler var önümüzde? Acaba bunların kaçını, dinlemeden, izlemeden, tanımadan bu dünyadan alıp başımızı gideceğiz? Bakalım payımıza ne düşecek..

İşte tam bu konuda başıma şu şarkı geldi. Çok farklı çok bilinmedik acaip müthiş bir parça falan değil tabi ki, ama geçen sene rastgele tanıştım teomanın bu parçasıyla. Ve ilk dinlediğimde o kadar sevdim ki, aşağı yukarı Teoman sever biri olarak “nasıl bilmiyodum ya bunu, yeni şarkısı olmasın bu?” dedim. “yok canım eski ya eheh” dediler. İyice delirdim. Kimse de çıkıp şu şarkısı da var dememiş bugüne kadar dedim. İşte, kısmet.. 14 yaşımdayken piyasaya çıkmış parçayı bu yaşımda tanımak varmış. Her neyse konuyu yine dağıttım.

Geçenlerde bu parçayı tekrar tekrar dinlerken özellikle nakarat kısmında acaip keyiflendiğimi fark ettim. Duraksadım. Şarkının sözleri kesinlikle mutlu edici, pozitif sözler değildi. E müzik de ahım şahım eğlenceli değildi, teomanın klasik melodi tarzıydı hatta. Beni mutlu kılan neydi? Elbette ya.. “Boşver” diyerek telkin eden o nakarat sözleri.

 Evet başarılı olmak müthiş, evet üzerine üzerine gitmek, sorunun üstesinden gelmek, çok çalışmak, vurup kırıp parçalayıp bu maçı kazanmak güzel. Ama insana dair olan daha samimi şey işte bu: koşma yorulduysan. Evet sınırı var evet tembellikle arasında ince bir çizgi var kabul. Ama “bırak uyusun..” daki tatlılık ve naiflik başka hangi sözde var? Her şeyde iyi olmak için kendimizi hırpalamak, bunu en az yarı yarıya oranla başaramayacağımız için mutsuz olmak için çok kısa ve değerli bir ömrümüz var önümüzde. Bu yüzden bazen vazgeçmek gerekir, bazen daha güzeli boşvermektir :

Koşma, yorulduysan
Anaforda boğulduysan
Sen de korkuyorsan yalnızlıktan
Bilme, istemiyorsan
Bir an bile gülmüyorsan
Sen de sıkıldıysan yalanlarımızdan..



31 Mart 2013 Pazar

arkadaşlık uzun yolculuk -4-

MEHPARE

Hayatımın en tuhaf anıydı Ahmet'le tanışmamız. Sanki ilk defa kendi varlığımın gerçek anlamını kavramış ve hayattaki ruh eşimi bulmuştum. Bir ruh eşi illaki aşk ve tutku ile bağlanacağınız biri değildir. Karşılıklı ruhsal açlıkları dindirebilir olmak da ruh eşi olmanın tanımına girer. Uzun süreli dostluklar da ruh eşi olmanın bir örneğidir bana kalırsa. Benim hiç arkadaşım olmadı. Babamla ilişkimiz bir arkadaşlığı andırabilecek en yakın şeydi hayatımda. Ancak okul yıllarımda istemeksizin kulak misafiri olduğum muhabbetlerden biliyorum ki arkadaşlık daha farklı, daha sebepsiz bir şey. Bir insanı hiç bir kan bağı, ihtiyaç yahut zorlamanın etkisi altında kalmadan sevmek ve onun için bir şeyler yapmak istemek çok başka bir ilişki şeklidir.

Ahmet'le ilişkimiz o gün başladığı gibi saf duygularla hala devam ediyor. Hiç doğmamış çocuğum, sahip olmadığım kardeşlerim, arkadaşlarım, kaybettiğim anne ve babam hep onun içinde. O benim tek kişilik dünyam, en yakın arkadaşım. İkimizin de tuhaf yalnızlıkları var. Birlikte şiir okuduğumuz yahut şarkı söylediğimiz anlarda bu yalnızlıktan sıyrılıyoruz. Dünyaya daha farklı bir yerden bakabiliyoruz. Ben daha uzun hissediyorum, en yakın arkadaşım 10 yaşında bir çocuk. O daha az kekeme oluyor, şarkılar ve şiirler huzursuz dilini gevşetiyor.

Ahmet bu yaz babasıyla birlikte Avrupa'ya gidiyor. Beni de beraberlerinde götürmek için çok ısrar ettiler ancak yapım itibariyle değişimden vebadan kaçarcasına kaçıyorum. Alışık olduğum bir düzen var. Bahçemde bostanlarım, çiçeklerim var sulanmayı bekleyen, akşamları martılara ve güvercinlere yem atıyorum. Kediler var beslenecek, kitaplar var okunacak ve bir hayat var burada kurduğum. Babamın bana emaneti bu ev ve bahçeyi öyle kolayca terk edip gidebilecekmişim gibi hissetmiyorum. Ahmet epeyce düzeltti konuşmasını. Belki birlikte okuduğumuz şiirlerin faydasıdır, belki de bir arkadaşa derin gönül bağlarıyla bağlanmanın getirdiği rahatlamadır. Ancak bildiğim tek gerçek, bu tuhaf arkadaşlığın bana ve ona kazandırdıklarının anlatılamayacak kertede çok olduğudur.

Arkadaşlık masalsı bir kavram. Kemiyeti değil keyfiyetiyle ölçülüyor. Bazı insanlar arkadaşlıklarına yıllarını verip nihayetinde karşılarında bir yabancı buluyor. Ben inanıyorum ki Ahmet'le geçirdiğimiz şu on ay zarfında o benim, ben onun ruhunu görmüş ve birbirimizin yaralarına merhem olmuşuzdur. Ancak hayattaki her şey gibi bu durum da elbet bir gün değişecektir. Her doğan ölecek, her başlayan bitecektir. İşte o gün gelmeden erken diye nitelendirilebilecek bu vakitte ayrılıyor olmamız beni zannettiğiniz kadar üzmüyor. Beni dengi olarak gördüğü bu zaman diliminde kalmak daha makul görünüyor. 

Arkadaşlık çoğu zaman, sonunun nereye gideceği bilinmeden çıkılan, çook uzun bir yolculuktur vesselam...

18 Mart 2013 Pazartesi

Olur mu?

Kapı bir anahtar sesiyle açıldı, içeri 26-27 yaşlarında gözüken genç bir kız ve ardından da aynı yaşlarda olan bir erkek girdi. Beyza ve Ahmet. Ahmet uzun boylu, kumral ve Beyza'nın gözünden gördüğümüz kadar olmasa da yakışıklı bir çocuktu. Beyza ise siyah düz saçları ve uzun siyah kirpiklerle bezenmiş ela gözleriyle bir peri kızını andırıyordu. 2 yıldır süren evliliklerine herkes gıpta ile bakıyor,özellikle Ahmet'in ilk aşık olduğundaki tavırlarından pek birşey kaybetmemesi çevrelerindeki bayanlar tarafından eşlerine örnek gösteriliyordu. Ahmet'e uyuz olan bir hemcins kesimi oluşmuştu, yapacak bir şey yok...

Ahmet ve Beyza aynı iş yerinde farklı birimlerde çalışıyorlardı. Eve beraber akşam 8 gibi geliyor ancak bir yemek yiyip biraz da tv karşısında pinekleyip yatmalarına vakit kalıyordu. Neyseki bu akşam bir farklılık yapmışlar dışarıda yiyip gelmişlerdi eve, kendilerini boş çuval gibi koltuklara bıraktılar.

Ahmet televizyonu açtı, o günkü kaçırdığı maçın yorumlarını aramaya başladı. Beyza ise oturduğu yerden Ahmet'in yüzüne baktı uzun uzun. Garip... Eskiden evlilik ve monotonluk konulu çok şey duyardı, "herhalde bundan bahsediyorlardı" diye düşündü. Bazen kendisi de bu durumdan şikayetçi olsa da şu an ilginç bir şekilde o sessizliği bozan futboldan konuşan adamların seslerinden mutluluk duyuyordu. Mutluluk da değil aslında, huzur. Sevdiği adama bakıyordu, yüzündeki her girintiyi çıkıntıyı ezberlediği, gözlerinden her his zerresini okuyabildiği adama farkettirmeden uzunca bir süredir bakıyordu, "bir zamanlar ne kadar da merak etmiştim seni" dedi içinden ve gülümsedi. Ahmet de o anda kendisine baktığını farkettiği Beyza'ya çevirdi kafasını, yüzünde anlamlandıramadığı belli olan bir ifadeyle. Sonra o da ona gülümsedi. Beyza o gözler olmadan nasıl yaşayacağını düşündü. Gülümsemesi kaybolmadan gözleri doldu. Ahmet kahkahayı patlattı "noluyor beyza sana?" dedi kahkahaları arasında. Beyza her ne kadar "yok bişey yaa" dese de bir süre o gözlerin dolup dolmadığını tartıştılar. Sonunda Ahmet pes etti, Beyza da söylene söylene çay koymaya mutfağa geçti.

Demlikteki çaya kaynar su dökerken yayılan kokuyu derince içine çekti Beyza, herhalde şu hayattaki en sevdiği şeylerden biriydi bu. Çaydanlığa yeniden su koyarak kaynamaya bıraktı ve mutfak camından dışarı baktı. Gecenin zifiri karanlığında parlayan renk renk oda ışıklarını gördü  ve belki de aynı farklı renklerdeki hayatlar, bambaşka hikayeler... Düğün evleri, cenaze evleri... Belki de şu kısık ışıklı eve yeni doğmuş bir bebek gelmiştir. Belki de karşıdaki apartmanın 4. katındaki biri hayatının en kötü gecesini yaşarken 1. kattaki en güzel gecesini yaşamaktadır.. Kim bilir.

Biraz sağ tarafa doğru baktığında Çamlıca tepesini gördü Beyza, ihtişamlı kocaman bir tepe, çok severdi orayı. Yüksek sesle : "Bir gün Çamlıca'ya gidelim Ahmet!" dedi. Ve son cümlesinin bu olduğunu düşündü birden. "Bir gün Çamlıca'ya gidelim" bir son cümlesi olarak ne kadar da hüzünlüydü... Çamlıca'ya gitmeden öleceğini ya da belki de gideceğini ama yanında Ahmet'in olmayacağını düşündü. İhtimallerin gözyaşları sancılı ve hastalıklı.

İçeriye koştu, yüzünü Ahmet'in  göğsüne gömerek sarıldı sıkıca, çocukken annesine sarıldığı gibi. Ahmet de kollarıyla sıkı sıkı sardı onu. Kısık bir ses, küçük bir cümle duyuldu sadece:

"Beni hiç bırakma olur mu?"


17 Mart 2013 Pazar

arkadaşlık uzun yolculuk -3-


Ahmet’in babası Hulusi Bey eski bir İstanbul ailesinin oğludur. Ailesi hayli nüfuz ve varlık sahibi iken zamanla varlıktan darlığa düşmüşler ancak o İstanbullu asaletini hep korumuşlardır. Hulusi Bey’in aksine eşi Menekşe Hanım, toprak işleyen bir çiftçi iken doğru fırsatları görüp değerlendirerek varlığını arttırmış eğitimsiz fakat öngörü ve irfan sahibi bir toprak zengini olan İbrahim Ağa’nın kızıdır. İbrahim Ağa çocuklarının eğitimine önem vermiş ve Menekşe Hanım’ın tahsil alabilmesi için ailesini de toplayıp İstanbul’a yerleşmiş ve emlak işiyle uğraşmaya başlamıştır. Hikayemizin geçtiği, Ahmet’in içinde büyüdüğü ev de İbrahim Ağa’nın İstanbul’daki ilk yatırımlarından biridir.

Menekşe Hanım bir gün derse giderken Eminönü vapurunda Hulusi Bey ile tanışırlar ve birbirlerini daha ilk konuşmalarında beğenerek tekrar görüşmek üzere sözleşirler. Hulusi Bey ile Menekşe Hanım’ın aşkı başka bir hikayenin konusudur ancak ailelerinin de onayıyla Menekşe Hanım’ın tahsilini bitirdiği yaz evlendiklerini söyleyebiliriz. Bu sıralarda Hulusi Bey 34, Menekşe Hanım ise 22 yaşındadır.

Hulusi Bey Dışişleri Bakanlığı’nda diplomat olarak görev yapmaktadır. Bu sebeple düğün sonrası yeni evli çift Hulusi Bey’in Avrupa’daki görev yerine dönerler. 9 ay sonra bir çocukları olur ancak Menekşe Hanım doğum esnasında vefat eder. Hulusi Bey babasının adı olan Ahmet adını verir oğluna. Mesleği icabı sürekli yer değiştirmesi gereken Hulusi Bey hem eşinin ölümünden duyduğu elem, hem mesleğinin zorlukları, hem de daha yeni doğmuş bir bebek olan Ahmet’in yükünü kaldıramayarak oğlunu Menekşe Hanım’ın annesine emanet eder ve görevine döner. Ne acıdır ki Ayşe Hanım’da Ahmet 1 yaşına girmeden vefat eder, bu sebeple Ahmet ailenin emektarı Hikmet Hanım’ın elinde büyümüştür diyebiliriz.

Fırsat buldukça Ahmet’i ziyarete gelen Hulusi Bey, çocuğun 4 yaşına gelmesine rağmen hala konuşmamasından ve sürekli hastalanmasından korkarak Ahmet’i bir doktora gösterir. Her iki durum için de bir teşhis konulamaz ve Hulusi Bey eli kolu bağlı oğlunun konuşmasını bekler, bekler, bekler…

-o-

O gece, biliyorsunuz işte o sıcak Temmuz gecesi, Mehpare’nin hayatında bir dönüm noktasıydı. Hayatı boyunca kendisini hep dışarıda bırakılmış hissetmiş, zamanla buna alışmış, hatta bunu normal bulmaya başlamıştı Mehpare. Kendini korumak için bir yol keşfetmişti. Eğer kimseye ihtiyaç duymazsa, kimseye minnet etmezse, insanlarla ilişiğini en aza indirirse, dışlanmaktan, garipsenmekten, gülünç olmaktan çıkacağını fark etmişti. Bu içsel güç gerektiren karar onu zaman zaman zorlasa da alışmıştı işte. Kaldı ki insanlar alışkanlıklar üzere yaşar.

Babasından kalan kulübeden hallice evde yaşar, bahçesinde sebze meyve yetiştirirdi Mehpare. Hatta tavukları bile vardı. Ailesinin tek çocuğuydu. Annesi 42 yaşında hamile kalmıştı. Bu yıllarca süren denemelerin ardından beklenmeyen bir zamanda gelen bebek aileye büyük bir mutluluk vermişti. Annesini hatırlamıyordu Mehpare. O 4 yaşındayken vefat etmişti, ancak fotoğraflarından bildiği kadarıyla güzel bir kadındı. Orta boylu, tombulca, anaç görünüşlü, hep güler yüzlü. Babası iki kişi sürdürdükleri bu hayatı iyi idare etmişti. Belde belediyesinde memurdu o sıralarda. Emeklilik yaşı gelmiş ancak çalışmaya devam etmişti. Eşinin vefatından sonra kızıyla ve bahçesiyle ilgilenmek üzere emekliliğini istemiş ve Mehpare liseyi bitirene kadar yaşantıları sakin bir rutinin içinde akıp gitmişti. Sakin tabiatlı, sessiz bir adamdı. Uzun yıllar boyunca yolunu gözlediği, heveslendiği baba olmak hayali Mehpare ile taçlanmıştı. Kızının bedensel kusuru hiç rahatsız etmedi onu, hiç hissettirmedi kızına bu tuhaf durumu. Bir hediyeydi geç yaşta ona verilen ve bu hediyeyi hiç tereddütsüz bağrına basmıştı. Ölümü de yaşamı gibi sessiz olmuştu. Bir sabah Mehpare uyandı, kahvaltıyı hazırladı, babasını çağırmaya gitti ve yüzünde huzurlu bir ifadeyle uyuyormuş gibi görünen ancak nefes almayan babasını buldu.

Her ne kadar babası ona bedensel kusurunu hiç hissettirmemiş olsa da Mehpare okula başladığı zaman anlamıştı durumu. Babasının sakin tabiatını ve kabullenme yeteneğini genetik miras olarak almıştı. Durumu kabullendi. Çocukların alaylarını, ona hazırladıkları zalimce oyunları büyük bir olgunlukla karşıladı.

Hayata 1-0 geride başlamıştı ama sayıya yetişmeye kararlıydı. Lisede sorunlar da çocukların zalimliği de daha fazlaydı ancak ticaret lisesini derslerde pek de zorlanmadan bitirdi. Liseden sonra babasının ısrarlarına rağmen kararlı bir şekilde daha fazla okumak istemediğini belirtti ve babasına bahçe işlerinde yardım ettiği, akşamları birlikte çay içip kitap okudukları o sakin fakat kendine has bir renge sahip hayat, babası vefat edene kadar devam etti.

Mehpare 19 yaşında, öksüz, yetim ve cüceydi. Bildiği akrabaları çok uzak şehirlerde yaşıyorlardı ve araları da öyle çok sıkı değildi. Dert etmedi. Hayatla ilgili en büyük beklentisi huzurdu ve buna sahipti, daha ne olsundu. Kendi etrafına ördüğü kozasında mutlu mesut yaşamaya devam etti, bir gün alımlı bir kelebek olarak oradan çıkmayacağının bilincinde olarak…

Devam edecek...

11 Mart 2013 Pazartesi

arkadaşlık uzun yolculuk -2-


Bahçe yolunu geçip eve girdiklerinde Mehpare’nin hissetiği ilk şey nefesinin zorlanmasına neden olan rutubet ve eski eşya kokusu oldu. Bunun gibi eski evlerde pencereler dar, duvarlar kalındır. Dolayısıyla dışarıda günlük güneşlik bir hava varken evin içi her daim ufak bir rahatsızlık verecek derecede serindir. “Çocuğun sürekli hasta olmasına şaşmamalı.” Esasında Mehpare bu konuyu defalarca gündeme getirmişti. Böylesine eski ve kasvetli bir evin hastalıklı bir çocuğun sağlığına daha da kötü etki edeceğini defalarca anlatmıştı, ancak pek dikkate alınmamıştı. Şimdi aynı konuyu tekrar açmayı canı hiç istemiyordu. Hikmet Hanım’ın itirazlarına kulak asmayıp Ahmet’in odasının da olduğu 2.kat merdivenlerine yöneldi. Bacaklarına göre fazla geniş olan merdiven aralıkları çıkışı biraz zorlaştırdı. Merdivenlerin başına vardığında nefesini dinlendirdi ve sol tarafında uzanan koridorda yürümeye başladı. Koridorun sonuna gelince kapıyı hafifçe iki kez tıklattı, içeriden ses gelmeyince hafifçe aralayıp kafasını içeri uzattı. Ahmet normal boyutlarda üç insanın rahatlıkla sığabileceği büyüklükte bir yatağın üstünde uzanıyordu. Etrafı sayısız yastıklar ve işlemeli örtülerle kaplanmıştı. Aslında bu oda bir çocuğa uygun şekilde döşenmemişti. Yatağın malzemesi nakışvari işlemelerle süslü, dün cilalanmışçasına parlak görünen büyük çalışma masasınınki gibi tik ağacıydı. Ahmet bu ağır mobilyaların arasında bir karikatür gibi görünüyordu. Gözleri kapalı, kesik nefesler alarak huzursuz bir uyku uyuyordu.

Mehpare ile Ahmet’in tanışması enteresan olmuştu. Yaklaşık 1 yıl kadar önce sıcak bir Temmuz gecesiydi. Gökyüzü bulutsuz ve yıldızlıydı. Şehirden ve yapay ışıklandırmalardan uzak bir sahil kasabasında yaşamanın güzel yanı budur. Yıldızlar sanki siyah bir tepsiye yayılmış pirinç taneleri kadar çok ve belirgindir. Mehpare böyle gecelerde kendini hem mutlu hem kaybolmuş hisseder. İşte yine böyle bir gecede evdeki sıcaklığın dayanılmaz hale gelmesidir onu dışarı çıkartan.

Sakin bir meltemi hayalleyerek deniz kıyısına kadar indi Mehpare. Gecenin ilerleyen saatleri olmasına rağmen sahilde insanlar vardı. Hatta bir de çekirdekçi. Küçük bir paket çekirdek aldı ve tembel bir ritim tutturarak yürümeye başladı. Sahil şeridinin sonuna varmış bu esnada çekirdeklerini bitirmiş dönüş yoluna geçmişti ki, bembeyaz saçlarını sıkıca toplamış yaşlı fakat dinç bir kadının ittiği tekerlekli sandalyede oturarak mahzun bir şekilde denizi seyreden çocuk dikkatini çekti. Kumral başı yana doğru düşmüştü, elleri kucağında sanki öylece bırakılıvermiş gibi hareketsiz duruyordu. Hayatın yükünü omuzlarında taşırmış gibi bir hali vardı. Bir an başını çevirmesiyle Mehpare’yi gördü, göz göze geldiler. Gecenin loş ışığında bir ucube gibi göründüğünden emin olan Mehpare çocuğu korkutmamak için bakışlarını çekti. Ancak çocuk yanındaki kadına bir şeyler söyledikten sonra kadın tekerlekli sandalyeyi Mehpare’ye doğru itmeye başladı. İçinde merak ve heyecan gibisinden bir his doğdu Mehpare’nin. Onun için mi geliyorlardı?

Aradaki mesafe giderek azaldı ve sonunda ikili genç kadının yanında durdu. Yaşlı kadın Mehpare’ye yukarıdan bakarak çocuğa “Geldik yavrum. Söyle bakalım ne söyleyeceksen” dedi. Ahmet öne doğru meylederek küçük başını Mehpare’ye doğru uzattı ve neredeyse fısıltıyla “Sizinle arkkk… arkkk…. arkkkadaş o-oo.. olabi.. olabilir mmm.. miyiz?”

Devam edecek…

10 Mart 2013 Pazar

Lunapark



İsmi söylendiğinde yüzünüzde kocaman bir sırıtmaya sebep olabilecek bir mekan çok azdır. Özel bir anlam ifade edenleri çıkardığımızda hatta belki de yoktur. Ve tabii ki bir yer dışında: lunapark!

Çocukken lunaparka gidecek olma haberini aldığımız zamanki o coşkun sevinci bünyeler atamamış olmalı ki lafı geçtiğinde hala ona yakın bir mutluluk kaplıyor içimizi. Ve o kocaman sırıtmaya sebep olan elbette ki: anılar. Belli bariz anım vs yok aslında ama hafızamda lunapark ile ilgili neler var bende sizle birlikte göreceğim, bir bakalım:

Ben küçük iken birçok çocuk gibi bir lunapark delisiydim. Hatta bence bu konuda ortalamanın da üzerindeydim. Bostancıdaki lunaparka çok yakın oturduğumuz için, en azından ordaki aletlerin hiç birinden korkmuyor, aksine çılgıncasına bir zevk duyuyordum. Çarpışan arabaları balerini sevmezdim. Uçuran, savuran, düşerecekmiş gibi yapan şeylere binmek isterdim hep. Küçük bir adrenalin tutkunu olarak benle beraber bunlara binecek kişi sıkıntısı çekerdim,annem ayağı yere basmadığında tedirgin olurdu, babam severdi ama o da hep olmazdı, kardeş yokluğu burada da kendini hissettirmiş idi.

Hayal meyal hatırladığım bostancıdaki hızlı tren heyecanından sonra benim için lunapark başlığındaki asıl kırılma noktası Tatilya'ydı.(şu an böyle bir yerin olmaması :( ) İlkokul 3 teydim,okulla beraber gitmiştik. Bizim "alabora" dediğimizi hatırladığım alete binmek için bir kaç arkadaş cesaret toplayıp sıraya girmiştik. Yanlış hatırlamıyorsam 1.50 idi boy alt sınırı; benim 1.46 falan çıkmıştı ve ordaki adam "iyi iyi hadi geç" demişti, hatta bu yüzden binemeyen bir kaç kişi olmuştu bizden. Neyse, bi de bilmiyoruz tabi arka sıraya bindik, ön sırada tutunma yeri de varmış arkada omuzdan inen koruma var sadece. (kemer falan yok ekstradan) O zamanlar oldukça zayıf olan ben o korumayla koltuk arasındaki mesafede bir tenis topu misali savrulup duruyordum: yanımdaki kızın bağıra bağıra dua ettiğini diğer yanımdakinin ağladığını falan hatırlıyorum. Ben sanırım sabit durmaya çalışıyor ve nadiren nefes alıyordum. Sonra bi an geldi yüzümüz tam yere bakacak şekilde durduk,insanlar karınca boyutunda, ayaklar sallanıyor falan, öyle baya bi kaldık. Ben bir tereyağ üzerinde düşmeden oturmaya çalışıyormuş gibi hissettiğim için adrenalin seviyem üst sınırına ulaşmışken bahsettiğim ismini de şu an hatırlayamadığım koruma şeysi bir TIK yaptı ve öne kaydı. İşte ilk ölümü o yaşımda, o anda düşündüm varın gerisini siz getirin.

İlkokul bitmiş, ortaokul bitmiş, liseye başlamışız. Lisede de biraz da gitmişiz ama ne kadar gittiğimizi sen daha iyi bilirsin sevgili okuyan insan :D Tuzla sahile yazdan yaza gelen lunaparktaki gondola bu tip bir çok ilkimi eşliğinde gerçekleştirdiğim can Kübra ile binişim.Gondol yukarı çıktıkça "YETEEAARR" diye bağırmalarım, Kübra'nın beni zevkten bağırıyor sanmaları. Yine kendisinin "ayağını ön tarafa daya daha rahat oluyor" tavsiyesi üzerine sağ bacağımın o kadar kasılmaya isyan etmesi üzerine 1 hafta ağrıması. İlk tecrübemden sonraki gondollarda da iflah olmaz bir "kendini bırakan" olmam işin ilginç tarafıydı.

Dersane çıkışı: toplu lunapark kaçışı. Lunaparkta kimse yokken gondolun arkasına sığışan 5 kişiyiz. Hepimizin korkmayan ama korkmayı çok isteyen insanlar oluşumuz dolayısıyle gondolu çalıştıran adamı "BU KADAR MI YEAA, ÇOOOK YAVAŞ BU YAA, DAHA HIZLII, DAHA HIZLII" diye bağırarak kışkırtmamız üzerine durumu adamın kolu hızlıca çekip eğilip yüzümüze bakması kadar çekişme haline sokmamız.O hızla tokamın düşmesi, cebimden para düşmesi havada yakalamamız, darman duman aşağı inmemiz. İşte bu en zevk aldığım gondola binişimdir.

Yine dersaneden bir kızı bir konser akşamı zorla gondola bindirmemiz üzerine yüzünü benim sol boyun-omuz boşluğuma gömmesi ve inene kadar kıpırdatmaması, bizim onu rahatlatmak için ellerimizi bırakıp yıldız tilbenin "yaarr yanına geleceğimm" parçasına coşkuyla iştirak etmemiz, hiç bir faydası olmaması, kızın inince çöpe kusması ve 1 hafta boyunca boynunu sola çevirememesi de pişmanlık duyduğum bir gondola binişimdir.

Yine, yine: Kübra'yla öylesine sahilde bulunduğumuz bir gün hadi gondola binelim dememiz üzerine 2 bilet alacak paramızın çıkışmaması,bunun için yere mendil serip şarkı söylemeyi ciddi ciddi düşünmemiz unutmadığım anlardan. Orda o gondola binmeyi  gerçekten çok istemiştik ( ve şimdi düşünüyorum da yapsaydık la kübra. Şimdi istesek de yapamayız, keşke o zaman yapsaydık ve binseydik o gondola) Bu da gerçekleşmemiş en güzel gondola binişimdir.

Lunaparka dair tüm anılarım ve hatırladığım anlarım gondoldan ibaretmiş gibi oldu ama diğerlerinden bahsetmeye gerek duymadım aslında, kamikazeden zaten korkmazdım, tatilyada tren,korku tüneli,su kayağı falan ne bileyim, daha iyisi yapılana kadar en iyisi gondol bence. Mecnun gibi bir kendi kafama kusma anısına sahip olmadığım için de mutluyum ayrıca.

Bu kadar eğlenceli şey anlattıktan sonra gidip ütü yapacak olmamı ne yapacağız şimdi?

Büyümek hiç eylenceli deyil.