Kapı bir anahtar sesiyle açıldı, içeri 26-27 yaşlarında gözüken genç bir kız ve ardından da aynı yaşlarda olan bir erkek girdi. Beyza ve Ahmet. Ahmet uzun boylu, kumral ve Beyza'nın gözünden gördüğümüz kadar olmasa da yakışıklı bir çocuktu. Beyza ise siyah düz saçları ve uzun siyah kirpiklerle bezenmiş ela gözleriyle bir peri kızını andırıyordu. 2 yıldır süren evliliklerine herkes gıpta ile bakıyor,özellikle Ahmet'in ilk aşık olduğundaki tavırlarından pek birşey kaybetmemesi çevrelerindeki bayanlar tarafından eşlerine örnek gösteriliyordu. Ahmet'e uyuz olan bir hemcins kesimi oluşmuştu, yapacak bir şey yok...
Ahmet ve Beyza aynı iş yerinde farklı birimlerde çalışıyorlardı. Eve beraber akşam 8 gibi geliyor ancak bir yemek yiyip biraz da tv karşısında pinekleyip yatmalarına vakit kalıyordu. Neyseki bu akşam bir farklılık yapmışlar dışarıda yiyip gelmişlerdi eve, kendilerini boş çuval gibi koltuklara bıraktılar.
Ahmet televizyonu açtı, o günkü kaçırdığı maçın yorumlarını aramaya başladı. Beyza ise oturduğu yerden Ahmet'in yüzüne baktı uzun uzun. Garip... Eskiden evlilik ve monotonluk konulu çok şey duyardı, "herhalde bundan bahsediyorlardı" diye düşündü. Bazen kendisi de bu durumdan şikayetçi olsa da şu an ilginç bir şekilde o sessizliği bozan futboldan konuşan adamların seslerinden mutluluk duyuyordu. Mutluluk da değil aslında, huzur. Sevdiği adama bakıyordu, yüzündeki her girintiyi çıkıntıyı ezberlediği, gözlerinden her his zerresini okuyabildiği adama farkettirmeden uzunca bir süredir bakıyordu, "bir zamanlar ne kadar da merak etmiştim seni" dedi içinden ve gülümsedi. Ahmet de o anda kendisine baktığını farkettiği Beyza'ya çevirdi kafasını, yüzünde anlamlandıramadığı belli olan bir ifadeyle. Sonra o da ona gülümsedi. Beyza o gözler olmadan nasıl yaşayacağını düşündü. Gülümsemesi kaybolmadan gözleri doldu. Ahmet kahkahayı patlattı "noluyor beyza sana?" dedi kahkahaları arasında. Beyza her ne kadar "yok bişey yaa" dese de bir süre o gözlerin dolup dolmadığını tartıştılar. Sonunda Ahmet pes etti, Beyza da söylene söylene çay koymaya mutfağa geçti.
Demlikteki çaya kaynar su dökerken yayılan kokuyu derince içine çekti Beyza, herhalde şu hayattaki en sevdiği şeylerden biriydi bu. Çaydanlığa yeniden su koyarak kaynamaya bıraktı ve mutfak camından dışarı baktı. Gecenin zifiri karanlığında parlayan renk renk oda ışıklarını gördü ve belki de aynı farklı renklerdeki hayatlar, bambaşka hikayeler... Düğün evleri, cenaze evleri... Belki de şu kısık ışıklı eve yeni doğmuş bir bebek gelmiştir. Belki de karşıdaki apartmanın 4. katındaki biri hayatının en kötü gecesini yaşarken 1. kattaki en güzel gecesini yaşamaktadır.. Kim bilir.
Biraz sağ tarafa doğru baktığında Çamlıca tepesini gördü Beyza, ihtişamlı kocaman bir tepe, çok severdi orayı. Yüksek sesle : "Bir gün Çamlıca'ya gidelim Ahmet!" dedi. Ve son cümlesinin bu olduğunu düşündü birden. "Bir gün Çamlıca'ya gidelim" bir son cümlesi olarak ne kadar da hüzünlüydü... Çamlıca'ya gitmeden öleceğini ya da belki de gideceğini ama yanında Ahmet'in olmayacağını düşündü. İhtimallerin gözyaşları sancılı ve hastalıklı.
İçeriye koştu, yüzünü Ahmet'in göğsüne gömerek sarıldı sıkıca, çocukken annesine sarıldığı gibi. Ahmet de kollarıyla sıkı sıkı sardı onu. Kısık bir ses, küçük bir cümle duyuldu sadece:
"Beni hiç bırakma olur mu?"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder