Bahçe yolunu geçip eve
girdiklerinde Mehpare’nin hissetiği ilk şey nefesinin zorlanmasına neden olan
rutubet ve eski eşya kokusu oldu. Bunun gibi eski evlerde pencereler dar,
duvarlar kalındır. Dolayısıyla dışarıda günlük güneşlik bir hava varken evin
içi her daim ufak bir rahatsızlık verecek derecede serindir. “Çocuğun sürekli
hasta olmasına şaşmamalı.” Esasında Mehpare bu konuyu defalarca gündeme
getirmişti. Böylesine eski ve kasvetli bir evin hastalıklı bir çocuğun
sağlığına daha da kötü etki edeceğini defalarca anlatmıştı, ancak pek dikkate
alınmamıştı. Şimdi aynı konuyu tekrar açmayı canı hiç istemiyordu. Hikmet Hanım’ın
itirazlarına kulak asmayıp Ahmet’in odasının da olduğu 2.kat merdivenlerine
yöneldi. Bacaklarına göre fazla geniş olan merdiven aralıkları çıkışı biraz
zorlaştırdı. Merdivenlerin başına vardığında nefesini dinlendirdi ve sol
tarafında uzanan koridorda yürümeye başladı. Koridorun sonuna gelince kapıyı
hafifçe iki kez tıklattı, içeriden ses gelmeyince hafifçe aralayıp kafasını
içeri uzattı. Ahmet normal boyutlarda üç insanın rahatlıkla sığabileceği
büyüklükte bir yatağın üstünde uzanıyordu. Etrafı sayısız yastıklar ve işlemeli
örtülerle kaplanmıştı. Aslında bu oda bir çocuğa uygun şekilde döşenmemişti.
Yatağın malzemesi nakışvari işlemelerle süslü, dün cilalanmışçasına parlak
görünen büyük çalışma masasınınki gibi tik ağacıydı. Ahmet bu ağır mobilyaların
arasında bir karikatür gibi görünüyordu. Gözleri kapalı, kesik nefesler alarak
huzursuz bir uyku uyuyordu.
Mehpare ile Ahmet’in
tanışması enteresan olmuştu. Yaklaşık 1 yıl kadar önce sıcak bir Temmuz
gecesiydi. Gökyüzü bulutsuz ve yıldızlıydı. Şehirden ve yapay
ışıklandırmalardan uzak bir sahil kasabasında yaşamanın güzel yanı budur.
Yıldızlar sanki siyah bir tepsiye yayılmış pirinç taneleri kadar çok ve
belirgindir. Mehpare böyle gecelerde kendini hem mutlu hem kaybolmuş
hisseder. İşte yine böyle bir gecede evdeki sıcaklığın dayanılmaz hale
gelmesidir onu dışarı çıkartan.
Sakin bir meltemi
hayalleyerek deniz kıyısına kadar indi Mehpare. Gecenin ilerleyen saatleri
olmasına rağmen sahilde insanlar vardı. Hatta bir de çekirdekçi. Küçük bir
paket çekirdek aldı ve tembel bir ritim tutturarak yürümeye başladı. Sahil
şeridinin sonuna varmış bu esnada çekirdeklerini bitirmiş dönüş yoluna geçmişti
ki, bembeyaz saçlarını sıkıca toplamış yaşlı fakat dinç bir kadının ittiği
tekerlekli sandalyede oturarak mahzun bir şekilde denizi seyreden çocuk dikkatini
çekti. Kumral başı yana doğru düşmüştü, elleri kucağında sanki öylece
bırakılıvermiş gibi hareketsiz duruyordu. Hayatın yükünü omuzlarında taşırmış
gibi bir hali vardı. Bir an başını çevirmesiyle Mehpare’yi gördü, göz göze
geldiler. Gecenin loş ışığında bir ucube gibi göründüğünden emin olan Mehpare
çocuğu korkutmamak için bakışlarını çekti. Ancak çocuk yanındaki kadına bir
şeyler söyledikten sonra kadın tekerlekli sandalyeyi Mehpare’ye doğru itmeye
başladı. İçinde merak ve heyecan gibisinden bir his doğdu Mehpare’nin. Onun
için mi geliyorlardı?
Aradaki mesafe giderek
azaldı ve sonunda ikili genç kadının yanında durdu. Yaşlı kadın Mehpare’ye
yukarıdan bakarak çocuğa “Geldik yavrum. Söyle bakalım ne söyleyeceksen” dedi.
Ahmet öne doğru meylederek küçük başını Mehpare’ye doğru uzattı ve neredeyse
fısıltıyla “Sizinle arkkk… arkkk…. arkkkadaş o-oo.. olabi.. olabilir mmm.. miyiz?”
Devam edecek…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder