17 Mart 2013 Pazar

arkadaşlık uzun yolculuk -3-


Ahmet’in babası Hulusi Bey eski bir İstanbul ailesinin oğludur. Ailesi hayli nüfuz ve varlık sahibi iken zamanla varlıktan darlığa düşmüşler ancak o İstanbullu asaletini hep korumuşlardır. Hulusi Bey’in aksine eşi Menekşe Hanım, toprak işleyen bir çiftçi iken doğru fırsatları görüp değerlendirerek varlığını arttırmış eğitimsiz fakat öngörü ve irfan sahibi bir toprak zengini olan İbrahim Ağa’nın kızıdır. İbrahim Ağa çocuklarının eğitimine önem vermiş ve Menekşe Hanım’ın tahsil alabilmesi için ailesini de toplayıp İstanbul’a yerleşmiş ve emlak işiyle uğraşmaya başlamıştır. Hikayemizin geçtiği, Ahmet’in içinde büyüdüğü ev de İbrahim Ağa’nın İstanbul’daki ilk yatırımlarından biridir.

Menekşe Hanım bir gün derse giderken Eminönü vapurunda Hulusi Bey ile tanışırlar ve birbirlerini daha ilk konuşmalarında beğenerek tekrar görüşmek üzere sözleşirler. Hulusi Bey ile Menekşe Hanım’ın aşkı başka bir hikayenin konusudur ancak ailelerinin de onayıyla Menekşe Hanım’ın tahsilini bitirdiği yaz evlendiklerini söyleyebiliriz. Bu sıralarda Hulusi Bey 34, Menekşe Hanım ise 22 yaşındadır.

Hulusi Bey Dışişleri Bakanlığı’nda diplomat olarak görev yapmaktadır. Bu sebeple düğün sonrası yeni evli çift Hulusi Bey’in Avrupa’daki görev yerine dönerler. 9 ay sonra bir çocukları olur ancak Menekşe Hanım doğum esnasında vefat eder. Hulusi Bey babasının adı olan Ahmet adını verir oğluna. Mesleği icabı sürekli yer değiştirmesi gereken Hulusi Bey hem eşinin ölümünden duyduğu elem, hem mesleğinin zorlukları, hem de daha yeni doğmuş bir bebek olan Ahmet’in yükünü kaldıramayarak oğlunu Menekşe Hanım’ın annesine emanet eder ve görevine döner. Ne acıdır ki Ayşe Hanım’da Ahmet 1 yaşına girmeden vefat eder, bu sebeple Ahmet ailenin emektarı Hikmet Hanım’ın elinde büyümüştür diyebiliriz.

Fırsat buldukça Ahmet’i ziyarete gelen Hulusi Bey, çocuğun 4 yaşına gelmesine rağmen hala konuşmamasından ve sürekli hastalanmasından korkarak Ahmet’i bir doktora gösterir. Her iki durum için de bir teşhis konulamaz ve Hulusi Bey eli kolu bağlı oğlunun konuşmasını bekler, bekler, bekler…

-o-

O gece, biliyorsunuz işte o sıcak Temmuz gecesi, Mehpare’nin hayatında bir dönüm noktasıydı. Hayatı boyunca kendisini hep dışarıda bırakılmış hissetmiş, zamanla buna alışmış, hatta bunu normal bulmaya başlamıştı Mehpare. Kendini korumak için bir yol keşfetmişti. Eğer kimseye ihtiyaç duymazsa, kimseye minnet etmezse, insanlarla ilişiğini en aza indirirse, dışlanmaktan, garipsenmekten, gülünç olmaktan çıkacağını fark etmişti. Bu içsel güç gerektiren karar onu zaman zaman zorlasa da alışmıştı işte. Kaldı ki insanlar alışkanlıklar üzere yaşar.

Babasından kalan kulübeden hallice evde yaşar, bahçesinde sebze meyve yetiştirirdi Mehpare. Hatta tavukları bile vardı. Ailesinin tek çocuğuydu. Annesi 42 yaşında hamile kalmıştı. Bu yıllarca süren denemelerin ardından beklenmeyen bir zamanda gelen bebek aileye büyük bir mutluluk vermişti. Annesini hatırlamıyordu Mehpare. O 4 yaşındayken vefat etmişti, ancak fotoğraflarından bildiği kadarıyla güzel bir kadındı. Orta boylu, tombulca, anaç görünüşlü, hep güler yüzlü. Babası iki kişi sürdürdükleri bu hayatı iyi idare etmişti. Belde belediyesinde memurdu o sıralarda. Emeklilik yaşı gelmiş ancak çalışmaya devam etmişti. Eşinin vefatından sonra kızıyla ve bahçesiyle ilgilenmek üzere emekliliğini istemiş ve Mehpare liseyi bitirene kadar yaşantıları sakin bir rutinin içinde akıp gitmişti. Sakin tabiatlı, sessiz bir adamdı. Uzun yıllar boyunca yolunu gözlediği, heveslendiği baba olmak hayali Mehpare ile taçlanmıştı. Kızının bedensel kusuru hiç rahatsız etmedi onu, hiç hissettirmedi kızına bu tuhaf durumu. Bir hediyeydi geç yaşta ona verilen ve bu hediyeyi hiç tereddütsüz bağrına basmıştı. Ölümü de yaşamı gibi sessiz olmuştu. Bir sabah Mehpare uyandı, kahvaltıyı hazırladı, babasını çağırmaya gitti ve yüzünde huzurlu bir ifadeyle uyuyormuş gibi görünen ancak nefes almayan babasını buldu.

Her ne kadar babası ona bedensel kusurunu hiç hissettirmemiş olsa da Mehpare okula başladığı zaman anlamıştı durumu. Babasının sakin tabiatını ve kabullenme yeteneğini genetik miras olarak almıştı. Durumu kabullendi. Çocukların alaylarını, ona hazırladıkları zalimce oyunları büyük bir olgunlukla karşıladı.

Hayata 1-0 geride başlamıştı ama sayıya yetişmeye kararlıydı. Lisede sorunlar da çocukların zalimliği de daha fazlaydı ancak ticaret lisesini derslerde pek de zorlanmadan bitirdi. Liseden sonra babasının ısrarlarına rağmen kararlı bir şekilde daha fazla okumak istemediğini belirtti ve babasına bahçe işlerinde yardım ettiği, akşamları birlikte çay içip kitap okudukları o sakin fakat kendine has bir renge sahip hayat, babası vefat edene kadar devam etti.

Mehpare 19 yaşında, öksüz, yetim ve cüceydi. Bildiği akrabaları çok uzak şehirlerde yaşıyorlardı ve araları da öyle çok sıkı değildi. Dert etmedi. Hayatla ilgili en büyük beklentisi huzurdu ve buna sahipti, daha ne olsundu. Kendi etrafına ördüğü kozasında mutlu mesut yaşamaya devam etti, bir gün alımlı bir kelebek olarak oradan çıkmayacağının bilincinde olarak…

Devam edecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder