Ahmet’in babası Hulusi
Bey eski bir İstanbul ailesinin oğludur. Ailesi hayli nüfuz ve varlık sahibi
iken zamanla varlıktan darlığa düşmüşler ancak o İstanbullu asaletini hep
korumuşlardır. Hulusi Bey’in aksine eşi Menekşe Hanım, toprak işleyen bir
çiftçi iken doğru fırsatları görüp değerlendirerek varlığını arttırmış
eğitimsiz fakat öngörü ve irfan sahibi bir toprak zengini olan İbrahim Ağa’nın
kızıdır. İbrahim Ağa çocuklarının eğitimine önem vermiş ve Menekşe Hanım’ın
tahsil alabilmesi için ailesini de toplayıp İstanbul’a yerleşmiş ve emlak
işiyle uğraşmaya başlamıştır. Hikayemizin geçtiği, Ahmet’in içinde büyüdüğü ev
de İbrahim Ağa’nın İstanbul’daki ilk yatırımlarından biridir.
Menekşe Hanım bir gün
derse giderken Eminönü vapurunda Hulusi Bey ile tanışırlar ve birbirlerini daha
ilk konuşmalarında beğenerek tekrar görüşmek üzere sözleşirler. Hulusi Bey ile
Menekşe Hanım’ın aşkı başka bir hikayenin konusudur ancak ailelerinin de
onayıyla Menekşe Hanım’ın tahsilini bitirdiği yaz evlendiklerini
söyleyebiliriz. Bu sıralarda Hulusi Bey 34, Menekşe Hanım ise 22 yaşındadır.
Hulusi Bey Dışişleri
Bakanlığı’nda diplomat olarak görev yapmaktadır. Bu sebeple düğün sonrası yeni
evli çift Hulusi Bey’in Avrupa’daki görev yerine dönerler. 9 ay sonra bir
çocukları olur ancak Menekşe Hanım doğum esnasında vefat eder. Hulusi Bey
babasının adı olan Ahmet adını verir oğluna. Mesleği icabı sürekli yer
değiştirmesi gereken Hulusi Bey hem eşinin ölümünden duyduğu elem, hem
mesleğinin zorlukları, hem de daha yeni doğmuş bir bebek olan Ahmet’in yükünü
kaldıramayarak oğlunu Menekşe Hanım’ın annesine emanet eder ve görevine döner.
Ne acıdır ki Ayşe Hanım’da Ahmet 1 yaşına girmeden vefat eder, bu sebeple Ahmet
ailenin emektarı Hikmet Hanım’ın elinde büyümüştür diyebiliriz.
Fırsat buldukça Ahmet’i
ziyarete gelen Hulusi Bey, çocuğun 4 yaşına gelmesine rağmen hala
konuşmamasından ve sürekli hastalanmasından korkarak Ahmet’i bir doktora
gösterir. Her iki durum için de bir teşhis konulamaz ve Hulusi Bey eli kolu
bağlı oğlunun konuşmasını bekler, bekler, bekler…
-o-
O gece, biliyorsunuz
işte o sıcak Temmuz gecesi, Mehpare’nin hayatında bir dönüm noktasıydı. Hayatı
boyunca kendisini hep dışarıda bırakılmış hissetmiş, zamanla buna alışmış,
hatta bunu normal bulmaya başlamıştı Mehpare. Kendini korumak için bir yol
keşfetmişti. Eğer kimseye ihtiyaç duymazsa, kimseye minnet etmezse, insanlarla
ilişiğini en aza indirirse, dışlanmaktan, garipsenmekten, gülünç olmaktan
çıkacağını fark etmişti. Bu içsel güç gerektiren karar onu zaman zaman zorlasa
da alışmıştı işte. Kaldı ki insanlar alışkanlıklar üzere yaşar.
Babasından kalan
kulübeden hallice evde yaşar, bahçesinde sebze meyve yetiştirirdi Mehpare.
Hatta tavukları bile vardı. Ailesinin tek çocuğuydu. Annesi 42 yaşında hamile
kalmıştı. Bu yıllarca süren denemelerin ardından beklenmeyen bir zamanda gelen
bebek aileye büyük bir mutluluk vermişti. Annesini hatırlamıyordu Mehpare. O 4
yaşındayken vefat etmişti, ancak fotoğraflarından bildiği kadarıyla güzel bir
kadındı. Orta boylu, tombulca, anaç görünüşlü, hep güler yüzlü. Babası iki kişi
sürdürdükleri bu hayatı iyi idare etmişti. Belde belediyesinde memurdu o
sıralarda. Emeklilik yaşı gelmiş ancak çalışmaya devam etmişti. Eşinin
vefatından sonra kızıyla ve bahçesiyle ilgilenmek üzere emekliliğini istemiş ve
Mehpare liseyi bitirene kadar yaşantıları sakin bir rutinin içinde akıp
gitmişti. Sakin tabiatlı, sessiz bir adamdı. Uzun yıllar boyunca yolunu
gözlediği, heveslendiği baba olmak hayali Mehpare ile taçlanmıştı. Kızının bedensel kusuru hiç rahatsız etmedi onu, hiç hissettirmedi kızına bu tuhaf durumu. Bir
hediyeydi geç yaşta ona verilen ve bu hediyeyi hiç tereddütsüz bağrına basmıştı.
Ölümü de yaşamı gibi sessiz olmuştu. Bir sabah Mehpare uyandı, kahvaltıyı
hazırladı, babasını çağırmaya gitti ve yüzünde huzurlu bir ifadeyle uyuyormuş
gibi görünen ancak nefes almayan babasını buldu.
Her ne kadar babası ona
bedensel kusurunu hiç hissettirmemiş olsa da Mehpare okula başladığı zaman
anlamıştı durumu. Babasının sakin tabiatını ve kabullenme yeteneğini genetik
miras olarak almıştı. Durumu kabullendi. Çocukların alaylarını, ona
hazırladıkları zalimce oyunları büyük bir olgunlukla karşıladı.
Hayata 1-0 geride
başlamıştı ama sayıya yetişmeye kararlıydı. Lisede sorunlar da çocukların
zalimliği de daha fazlaydı ancak ticaret lisesini derslerde pek de zorlanmadan
bitirdi. Liseden sonra babasının ısrarlarına rağmen kararlı bir şekilde daha
fazla okumak istemediğini belirtti ve babasına bahçe işlerinde yardım ettiği,
akşamları birlikte çay içip kitap okudukları o sakin fakat kendine has bir
renge sahip hayat, babası vefat edene kadar devam etti.
Mehpare 19 yaşında,
öksüz, yetim ve cüceydi. Bildiği akrabaları çok uzak şehirlerde yaşıyorlardı ve
araları da öyle çok sıkı değildi. Dert etmedi. Hayatla ilgili en büyük
beklentisi huzurdu ve buna sahipti, daha ne olsundu. Kendi etrafına ördüğü
kozasında mutlu mesut yaşamaya devam etti, bir gün alımlı bir kelebek olarak
oradan çıkmayacağının bilincinde olarak…
Devam edecek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder