24 Şubat 2013 Pazar

muhtâç


Leylî tam olarak anlatmamış süreci ancak, biz her hafta birbirimize farklı konular verip, bu konular üzerinde yazmayı kararlaştırdık. Mecburiyet her ne kadar can sıkıcı olsa da motivasyonun önemli parçalarından biridir. Nitekim, eğer sınavlar söz konusu olmasaydı kişisel gelişimimiz daha yavaş seyrederdi. (Yazar burada ÖSS ve türevlerinden değil, bir sınav olarak hayattan bahsediyor esasında)

Konumun ihtiyaç olduğunu öğrendiğim an aklımda canlanan ilk cümle üniversite hayatımın en büyük kabuslarından biri olan İşletme Ekonomisi’nde hocanın beynimize kazımak için büyük çaba sarfettiği “İhtiyaç, tatmin edildiğinde haz ve doyum, tatmin edilmediğinde acı ve üzüntü veren bir duygudur” cümlesi oldu. Yani, Ateş Hoca hedefine ulaşmış, bana bunu ezberletebilmiş, bravolar, alkışlar. Akabinde aklıma gelense anti-kapitalist düşünceleriyle küçüklüğümüzden beri bizi zehirleyen sosyalist dayımın diline pelesenk ettiği “İnsanoğlunun ihtiyaçları sınırlı, ihtirasları bitimsizdir.” lafı. Bir konuyla ilgili aklıma direk gelen şeylerin benim düşüncelerim değil başkalarının düşünceleri olması ise tek kelimeyle üzücü. Konudan uzaklaşmayalım.

İnsanın pek çok ihtiyacı var ve Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi var. Yani aslında benim bu konuya pek bir şey eklememe gerek yok. Ancak anlamak istediğim şey hangi noktada ihtiyaçlarımızın ihtiyaç olmaktan çıkıp ihtirasa dönüştüğü. Yemek yemek bir ihtiyaç ancak yemeğe astronomik paralar ödemek bir ihtiyaç mı? Yahut, insanlar sadece ihtiyaçlarını giderse hayatlarından tatmin olurlar mı? İhtiyacımız olduğunu düşündüğümüz şeylere aslında ne kadar ihtiyacımız var? Bunlar öyle kolaylıkla cevaplanabilecek sorular değil. Cevapları bulabilmek için nefs ve iradeyi karşı karşıya getirip kıyasıya bir maç yaptırmak gerekiyor. Elde edeceğimiz sonuç ne olursa olsun, o cevapla yetinmeyip her an yeni bir cevap aramak gerekiyor. Zannetmeyin ki burada nefsimle irademi bir ölüm kalım savaşına sokacağım. Hayır, yalnızca kendimi bildim bileli varlığından emin olduğum en büyük ihtiyacımı anlatmak için bir girizgahtı bu.

Ölümden sonrası hepimiz için bir muamma. Ancak bazı bilgiler ışığında tahminlerde bulunabiliriz. İnsanın doğasını ve hayatın gâyesini anlamaya çalıştığım yıllar boyunca ölümden sonrasıyla ilgili pek çok teori geliştirdim kendimce. Metafizik bir olguyu reel hâle getirmeye çalıştım.

Cennet’e gidersem, 5 katlı apartman büyüklüğünde bir çilek isteyip sonra onu yavaş yavaş, kıyık kıyık yiyerek kendime çilek kokan bir apartman yapmaktı çocukken hayalim. Bu pek değişmiş değil. Ancak yaptığım yanlışlar neticesinde Cehennem’le ilgili tasavvurlar oluşturmaya da başladım ve herkesin Cehennem’inin şahsına münhasır olacağı yargısına vardım. Robin Williams’ın daha çocukken izlediğim What Dreams May Come filmi de bu görüşe varmamda beni etkilemiştir, eminim.

Ben Cehennemin yalnız kalacağım bir yer olduğunu düşünüyorum. Çünkü ihtiyacını en çok duyduğum ve yoksunluğunda boğulduğum şey hep insanlar oldu. Yalnızken atıl kalmak değil ama yaşamanın, düşünmenin, konuşmanın, gezip tozmanın eğer paylaşılacak ya da anlatılacak insanlar yoksa bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Kendi içimde bir doyuma ulaşmaya ne kadar uğraşırsam uğraşayım ancak hayatımı paylaşırsam gerçekten mutlu oluyorum. Bu muhtaç olma hali başıma çok belalar açtı, yordu ve üzdü beni ancak başka türlüsü de mümkün olmuyor. Bir de kendim insanlara ihtiyaç duyduğum gibi insanların da bana muhtaç olması ihtiyacındayım. İhtiyaç ve muhtâciyetle ilgili düşüncemi özetlemenin en güzel yolunu da A.H.Tanpınar’ın Huzur romanında anlatılan bir karakterin ruh analizinde buluyorum.

“Adile Hanım yalnızlıktan korkardı, yalnız kalmaktan korktuğu için tanıdığı insanların kendisine muhtaç olmamaları onu çıldırtabilirdi.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder