Leylî tam olarak anlatmamış süreci ancak, biz her hafta
birbirimize farklı konular verip, bu konular üzerinde yazmayı kararlaştırdık.
Mecburiyet her ne kadar can sıkıcı olsa da motivasyonun önemli parçalarından
biridir. Nitekim, eğer sınavlar söz konusu olmasaydı kişisel gelişimimiz daha
yavaş seyrederdi. (Yazar burada ÖSS ve türevlerinden değil, bir sınav olarak
hayattan bahsediyor esasında)
Konumun ihtiyaç olduğunu öğrendiğim an aklımda canlanan ilk
cümle üniversite hayatımın en büyük kabuslarından biri olan İşletme Ekonomisi’nde
hocanın beynimize kazımak için büyük çaba sarfettiği “İhtiyaç, tatmin
edildiğinde haz ve doyum, tatmin edilmediğinde acı ve üzüntü veren bir duygudur”
cümlesi oldu. Yani, Ateş Hoca hedefine ulaşmış, bana bunu ezberletebilmiş,
bravolar, alkışlar. Akabinde aklıma gelense anti-kapitalist düşünceleriyle
küçüklüğümüzden beri bizi zehirleyen
sosyalist dayımın diline pelesenk ettiği “İnsanoğlunun ihtiyaçları sınırlı,
ihtirasları bitimsizdir.” lafı. Bir konuyla ilgili aklıma direk gelen şeylerin
benim düşüncelerim değil başkalarının düşünceleri olması ise tek kelimeyle
üzücü. Konudan uzaklaşmayalım.
İnsanın pek çok ihtiyacı var ve Maslow’un İhtiyaçlar
Hiyerarşisi Teorisi var. Yani aslında benim bu konuya pek bir şey eklememe
gerek yok. Ancak anlamak istediğim şey hangi noktada ihtiyaçlarımızın ihtiyaç
olmaktan çıkıp ihtirasa dönüştüğü. Yemek yemek bir ihtiyaç ancak yemeğe
astronomik paralar ödemek bir ihtiyaç mı? Yahut, insanlar sadece ihtiyaçlarını
giderse hayatlarından tatmin olurlar mı? İhtiyacımız olduğunu düşündüğümüz
şeylere aslında ne kadar ihtiyacımız var? Bunlar öyle kolaylıkla
cevaplanabilecek sorular değil. Cevapları bulabilmek için nefs ve iradeyi karşı
karşıya getirip kıyasıya bir maç yaptırmak gerekiyor. Elde edeceğimiz sonuç ne
olursa olsun, o cevapla yetinmeyip her an yeni bir cevap aramak gerekiyor.
Zannetmeyin ki burada nefsimle irademi bir ölüm kalım savaşına sokacağım.
Hayır, yalnızca kendimi bildim bileli varlığından emin olduğum en büyük
ihtiyacımı anlatmak için bir girizgahtı bu.
Ölümden sonrası hepimiz için bir muamma. Ancak bazı bilgiler
ışığında tahminlerde bulunabiliriz. İnsanın doğasını ve hayatın gâyesini
anlamaya çalıştığım yıllar boyunca ölümden sonrasıyla ilgili pek çok teori
geliştirdim kendimce. Metafizik bir olguyu reel hâle getirmeye çalıştım.
Cennet’e gidersem, 5 katlı apartman büyüklüğünde bir çilek
isteyip sonra onu yavaş yavaş, kıyık kıyık yiyerek kendime çilek kokan bir
apartman yapmaktı çocukken hayalim. Bu pek değişmiş değil. Ancak yaptığım
yanlışlar neticesinde Cehennem’le ilgili tasavvurlar oluşturmaya da başladım ve
herkesin Cehennem’inin şahsına münhasır olacağı yargısına vardım. Robin Williams’ın
daha çocukken izlediğim What Dreams May Come filmi de bu görüşe varmamda beni
etkilemiştir, eminim.
Ben Cehennemin yalnız kalacağım bir yer olduğunu
düşünüyorum. Çünkü ihtiyacını en çok duyduğum ve yoksunluğunda boğulduğum şey
hep insanlar oldu. Yalnızken atıl kalmak değil ama yaşamanın, düşünmenin,
konuşmanın, gezip tozmanın eğer paylaşılacak ya da anlatılacak insanlar yoksa
bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Kendi içimde bir doyuma ulaşmaya ne kadar
uğraşırsam uğraşayım ancak hayatımı paylaşırsam gerçekten mutlu oluyorum. Bu
muhtaç olma hali başıma çok belalar açtı, yordu ve üzdü beni ancak başka
türlüsü de mümkün olmuyor. Bir de kendim insanlara ihtiyaç duyduğum gibi
insanların da bana muhtaç olması ihtiyacındayım. İhtiyaç ve muhtâciyetle ilgili
düşüncemi özetlemenin en güzel yolunu da A.H.Tanpınar’ın Huzur romanında
anlatılan bir karakterin ruh analizinde buluyorum.
“Adile Hanım yalnızlıktan
korkardı, yalnız kalmaktan korktuğu için tanıdığı insanların kendisine muhtaç
olmamaları onu çıldırtabilirdi.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder