Açık pencerede salınan tül güneş
ışıklarını parça parça içeri alıyor ve yatakta yatmakta olan Mehpare’nin yüzüne
düşürüyordu. Genç kadın bir süredire devam etmekte olan hadiseden sonunda
rahatsız oldu ve yavaş hareketlerle doğruldu, ayaklarını yataktan aşağı
sarkıttı ve bir süre ayaklarını sanki rıhtımdan denize sallarmış gibi
sallayarak oturdu. Gözlerini ovuşturdu, saate baktı, yastıkta kalan başının
oluşturduğu oyuğa ve dökülen saçlarına baktı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes
aldı ve yatağından aşağı atladı. Pencerenin önüne geldi, bahçeyi seyre daldı.
Güzel bir sabahtı. Baharın ilk
günleriydi. Zemheri kış sonunda çekilmiş ve tabiat güneş ışınlarının altında
canlanmaya başlamıştı. Hatta bahçedeki erik ağaçları ilk çiçeklerini açmıştı
bile. Kedi keyifle serin betonun üstüne uzanmış, patilerini yalıyor, güneş
banyosu yapıyordu. Kırlangıçlar dönmüştü, yeni yuvalar kurma telaşındaydılar.
Bahçenin bitimindeki çitlerden itibaren başlayan Ali dayının tarlası yabani
otlardan temizlenmiş, bellenmiş hatta belki tohumlar bile ekilmişti. “Herkes
umutla sarılıyor hayata, hep bir umut var yaşamak için” diye düşündü Mehpâre.
Perdeyi çekti, pencerenin önünden ayrıldı.
Banyo aynasında kendisine bakan
yüze “Merhaba Yabancı!” dedi yüksek sesle. Kendisini tanıyamadığı zamanlardan
birisini yaşıyordu anlaşılan ve yüzüne sanki ilk defa görüyormuş gibi
bakıyordu. Eliyle kaşlarına, gözünün kenarına ve yanağına dokundu. Gerçek olup
olmadığını tescillercesine dudaklarını hafifçe kımıldattı, aynı kımıldayışı
aynada görünce tatmin olmuş bir şekilde geriye çekildi. Bu bir ritüeldi pek çok
sabah tekrarlanan. Mehpare aynalardan korkardı, onların başka dünyaların bir
kapısı olduğunu düşünür ve çoğunlukla aynada gördüğümüzün bir yabancı olduğuna
inanırdı.
Mehpare yirmili yaşlarının sonuna
yaklaşmıştı ancak cildi erken kırışmıştı. Yanaklarında çiller, göz ve dudak
kenarlarında çizgiler vardı. Vücuduna oranla büyük kalan kafası kıvır kıvır omuzlarına
kadar inen, kızıl saçlarla örtülüydü. Geniş bir alnı, belirgin olmayan kaşlar
sınırlamaya çalışıyordu. Minik burnu, fazlaca çıkık elmacık kemikleri,
neredeyse yok denilebilecek kadar küçük çenesi, kocaman ağzı ve bu ağıza
yakışan kocaman parlak beyaz dişleriyle Mehpare’nin yüzü bir panayır yerini
andırıyordu. Ancak sürekli kırpıştırdığı o kocaman, sarı hareli çağla yeşili
gözler bu yüzü bakılası hatta neredeyse güzel bir yüz yapıyordu. Bu gözlerde şaşırmışlıkla,
inanmamazlık arasında gidip gelen alaycı bir bakış sürekli asılı durur, her
bakanı şaşkına çevirir hatta utandırırdı.
Aynaya bakmaktan sıkılan genç
kadın musluğu açtı, soğuk suyla yüzünü iyice yıkadı, diş fırçasına uzandı,
dakikalarca dişlerini fırçaladı, ağzını çalkaladı, suyu kapattı. Temiz bir
havluyla yüzünü kuruladı ve tekrar aynaya bakıp bir şeyler fısıldadı, memnun
bir şekilde gülümseyerek üstünde durduğu tabureden aşağı indi, odasına döndü,
yatağına tırmanarak kendini sırt üstü yatağa bıraktı. İçinde bir huzursuzluk
hissiyle ahşap tavana bakıyor ve gözlerini mütemadiyen kırpıştırıyordu. Mehpare
orada bize çok uzun kendisine ise muhtemelen kısa gelen bir süre boyunca
uzandı. Bir süre sonra sanki çok önemli bir şey aklına gelmişçesine yataktan
fırladı, alelacele kıyafetlerini giyindi ve evi saatin tiktaklarıyla baş başa
bıraktı.
Etrafındakilere hiç dikkat
etmeden hızlı adımlarla bahçeyi geçti ve parmaklarının üstünde yükselerek bahçe
kapısının mandalını çevirdi, dışarı çıktı. Evinden deniz kenarına inen yokuşu
koşar adım inerken kendisine epeyi tuhaf bir mahluk görmüş gibi şaşkın bir
şekilde bakan çocukla göz göze geldi. Çocuk annesinin elinden tutmuş yolda yürürken
birden duraklamış, ona bakıyordu. Çocuğa dilini çıkarak yokuş aşağı koşusunu
sürdürdü. Deniz kenarına vardığında durdu, iki büklüm olup ellerini dizlerine
koydu, tıkanan nefesini bir nebze düzene sokmaya çalıştı. Sonra koşusuna devam
etti. Tâ ki geniş ve yüksek kapısıyla heybetli bir girişi olan iki katlı saray
yavrusu eve varana dek. Burada önüne büyük bir engel çıkmıştı. Bahçe kapısının
mandalı uzanabileceğinden yüksek bir noktadaydı. Birden canı sıkıldı, üstüne
çıkabileceği bir taş yahut benzeri eşya aradı, bulamayınca seslenmeye başladı. “Hikmet
Hanıııııııım, huuuuhuuuu Hikmet Hanıııımm.” Ev bir ölüymüşçesine sessizliğini
korudu, aradan birkaç dakika geçti, Mehpare neredeyse vazgeçmişti ki evin büyük
kapısı gıcırdayarak açıldı. Beyaz saçlarını sımsıkı bir topuz yapmış, üstüne
17. yy Fransız mürebbiyelerini andırmasına sebep olan bir elbise giymiş, sert
yüzlü, kısa boylu, yaşlı fakat dinç bir kadın yavaş adımlarla kapıdan çıktı,
bahçe yolunu geçti ve bahçe kapısına geldi. Mehpare’ye iki baş yukarıdan
bakarak hınzır bir şekilde güldü ve “Bu bahçe kapısını senin boyuna göre
kısaltsak mı ne? Her seferinde buraya kadar yürütüyorsun beni küçük kız” dedi. Mehpare’nin
yüzü gölgelendi ve bir hiddet dalgasıyla vücudu titredi, “Ben küçük kız değilim
Hikmet Hanım. Kapıyı açınız lütfen, Ahmet beni bekliyordur.” dedi genç kadın. Hikmet
Hanım kapıyı açarken anlatmaya başlamıştı bile, “Ahmet uyuyor, bugün çok geç
kaldın, istersen evine dön, istersen gel bekle, tabi uyanacağını sanmam ama
bakarsın uyanır. Bugünlerde oldukça yorgun düştü yavrucak, bu bahar havaları
ona yaramıyor.” Kapıdan içeri giren Mehpare’nin yüzüne bir an baktı sonra
ekledi, “Sana yaramış ama bu havalar, yüzün ışıldıyor.”
Devam edecek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder