3 Mart 2013 Pazar

arkadaşlık uzun yolculuk


Açık pencerede salınan tül güneş ışıklarını parça parça içeri alıyor ve yatakta yatmakta olan Mehpare’nin yüzüne düşürüyordu. Genç kadın bir süredire devam etmekte olan hadiseden sonunda rahatsız oldu ve yavaş hareketlerle doğruldu, ayaklarını yataktan aşağı sarkıttı ve bir süre ayaklarını sanki rıhtımdan denize sallarmış gibi sallayarak oturdu. Gözlerini ovuşturdu, saate baktı, yastıkta kalan başının oluşturduğu oyuğa ve dökülen saçlarına baktı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve yatağından aşağı atladı. Pencerenin önüne geldi, bahçeyi seyre daldı.

Güzel bir sabahtı. Baharın ilk günleriydi. Zemheri kış sonunda çekilmiş ve tabiat güneş ışınlarının altında canlanmaya başlamıştı. Hatta bahçedeki erik ağaçları ilk çiçeklerini açmıştı bile. Kedi keyifle serin betonun üstüne uzanmış, patilerini yalıyor, güneş banyosu yapıyordu. Kırlangıçlar dönmüştü, yeni yuvalar kurma telaşındaydılar. Bahçenin bitimindeki çitlerden itibaren başlayan Ali dayının tarlası yabani otlardan temizlenmiş, bellenmiş hatta belki tohumlar bile ekilmişti. “Herkes umutla sarılıyor hayata, hep bir umut var yaşamak için” diye düşündü Mehpâre. Perdeyi çekti, pencerenin önünden ayrıldı.

Banyo aynasında kendisine bakan yüze “Merhaba Yabancı!” dedi yüksek sesle. Kendisini tanıyamadığı zamanlardan birisini yaşıyordu anlaşılan ve yüzüne sanki ilk defa görüyormuş gibi bakıyordu. Eliyle kaşlarına, gözünün kenarına ve yanağına dokundu. Gerçek olup olmadığını tescillercesine dudaklarını hafifçe kımıldattı, aynı kımıldayışı aynada görünce tatmin olmuş bir şekilde geriye çekildi. Bu bir ritüeldi pek çok sabah tekrarlanan. Mehpare aynalardan korkardı, onların başka dünyaların bir kapısı olduğunu düşünür ve çoğunlukla aynada gördüğümüzün bir yabancı olduğuna inanırdı.

Mehpare yirmili yaşlarının sonuna yaklaşmıştı ancak cildi erken kırışmıştı. Yanaklarında çiller, göz ve dudak kenarlarında çizgiler vardı. Vücuduna oranla büyük kalan kafası kıvır kıvır omuzlarına kadar inen, kızıl saçlarla örtülüydü. Geniş bir alnı, belirgin olmayan kaşlar sınırlamaya çalışıyordu. Minik burnu, fazlaca çıkık elmacık kemikleri, neredeyse yok denilebilecek kadar küçük çenesi, kocaman ağzı ve bu ağıza yakışan kocaman parlak beyaz dişleriyle Mehpare’nin yüzü bir panayır yerini andırıyordu. Ancak sürekli kırpıştırdığı o kocaman, sarı hareli çağla yeşili gözler bu yüzü bakılası hatta neredeyse güzel bir yüz yapıyordu. Bu gözlerde şaşırmışlıkla, inanmamazlık arasında gidip gelen alaycı bir bakış sürekli asılı durur, her bakanı şaşkına çevirir hatta utandırırdı.

Aynaya bakmaktan sıkılan genç kadın musluğu açtı, soğuk suyla yüzünü iyice yıkadı, diş fırçasına uzandı, dakikalarca dişlerini fırçaladı, ağzını çalkaladı, suyu kapattı. Temiz bir havluyla yüzünü kuruladı ve tekrar aynaya bakıp bir şeyler fısıldadı, memnun bir şekilde gülümseyerek üstünde durduğu tabureden aşağı indi, odasına döndü, yatağına tırmanarak kendini sırt üstü yatağa bıraktı. İçinde bir huzursuzluk hissiyle ahşap tavana bakıyor ve gözlerini mütemadiyen kırpıştırıyordu. Mehpare orada bize çok uzun kendisine ise muhtemelen kısa gelen bir süre boyunca uzandı. Bir süre sonra sanki çok önemli bir şey aklına gelmişçesine yataktan fırladı, alelacele kıyafetlerini giyindi ve evi saatin tiktaklarıyla baş başa bıraktı.

Etrafındakilere hiç dikkat etmeden hızlı adımlarla bahçeyi geçti ve parmaklarının üstünde yükselerek bahçe kapısının mandalını çevirdi, dışarı çıktı. Evinden deniz kenarına inen yokuşu koşar adım inerken kendisine epeyi tuhaf bir mahluk görmüş gibi şaşkın bir şekilde bakan çocukla göz göze geldi. Çocuk annesinin elinden tutmuş yolda yürürken birden duraklamış, ona bakıyordu. Çocuğa dilini çıkarak yokuş aşağı koşusunu sürdürdü. Deniz kenarına vardığında durdu, iki büklüm olup ellerini dizlerine koydu, tıkanan nefesini bir nebze düzene sokmaya çalıştı. Sonra koşusuna devam etti. Tâ ki geniş ve yüksek kapısıyla heybetli bir girişi olan iki katlı saray yavrusu eve varana dek. Burada önüne büyük bir engel çıkmıştı. Bahçe kapısının mandalı uzanabileceğinden yüksek bir noktadaydı. Birden canı sıkıldı, üstüne çıkabileceği bir taş yahut benzeri eşya aradı, bulamayınca seslenmeye başladı. “Hikmet Hanıııııııım, huuuuhuuuu Hikmet Hanıııımm.” Ev bir ölüymüşçesine sessizliğini korudu, aradan birkaç dakika geçti, Mehpare neredeyse vazgeçmişti ki evin büyük kapısı gıcırdayarak açıldı. Beyaz saçlarını sımsıkı bir topuz yapmış, üstüne 17. yy Fransız mürebbiyelerini andırmasına sebep olan bir elbise giymiş, sert yüzlü, kısa boylu, yaşlı fakat dinç bir kadın yavaş adımlarla kapıdan çıktı, bahçe yolunu geçti ve bahçe kapısına geldi. Mehpare’ye iki baş yukarıdan bakarak hınzır bir şekilde güldü ve “Bu bahçe kapısını senin boyuna göre kısaltsak mı ne? Her seferinde buraya kadar yürütüyorsun beni küçük kız” dedi. Mehpare’nin yüzü gölgelendi ve bir hiddet dalgasıyla vücudu titredi, “Ben küçük kız değilim Hikmet Hanım. Kapıyı açınız lütfen, Ahmet beni bekliyordur.” dedi genç kadın. Hikmet Hanım kapıyı açarken anlatmaya başlamıştı bile, “Ahmet uyuyor, bugün çok geç kaldın, istersen evine dön, istersen gel bekle, tabi uyanacağını sanmam ama bakarsın uyanır. Bugünlerde oldukça yorgun düştü yavrucak, bu bahar havaları ona yaramıyor.” Kapıdan içeri giren Mehpare’nin yüzüne bir an baktı sonra ekledi, “Sana yaramış ama bu havalar, yüzün ışıldıyor.”

Devam edecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder